Ömer KÖYLÜ Hocamızın Kaleminden Vadedişmiş Topraklar

Ömer KÖYLÜ Hocamızın Kaleminden Vadedişmiş Topraklar

HABER TARİHİ: 01 Temmuz 2026
356 Kişi okudu

Eğitimci Ömer KÖYLÜ hocamızın kaleminden !

Vadedilmiş Topraklar…
İnsanlık tarihi ve medeniyetin gelişiminde çok önemli bir rolü olan iki nehir, Fırat ve Nil, tarih
boyunca birçok farklı uygarlığa ve medeniyete ev sahipliği yapmış bir coğrafyanın,
Mezopotamya'nın ana güç unsuru olarak karşımıza çıkmakta (Fagan, 2004; Dalley, 2013).
Günümüzde küresel iklim değişikliğinin ve gelecekte olması beklenen su krizi ile bunun sonucunda
daha da önem kazanacak su diplomasisinin, bu iki nehrin geçmişteki önemini günümüz için
katlayarak artıracağa benziyor (UNESCO, 2020). Bugün Ortadoğu denildiğinde, buradaki en
önemli kaynağın petrol olduğunu ve birçok ulusun bu bölgede çeşitli faaliyetlerle pastadan pay
kapmaya çalıştığını net bir şekilde görmekteyiz. Peki ya bu gerçekten böyle mi? Ya da böyle olması
gerekiyor mu? Petrol, enerji elde etmek konusunda paha biçilmez bir kaynak; petrol ürünleri
sayesinde elde edilen enerji ile çalışan sanayi tesisleri ve petrokimya ile üretilen sanayi ürünleri
hayatımızda vazgeçilmez gibi görünmekte. Plastik, asrımızın en çok kullanılan ürünlerinden biri ve
petrokimya ile üretilmekte; pet şişeler, naylon poşetler, sentetik kumaşlarla üretilen tekstil ürünleri,
arabalarımızın lastikleri, yollarımızdaki asfalt, trafik işaretlerindeki boyalar yani sadece bir enerji
kaynağı değil petrol, üretimine hammadde teşkil ettiği ürünler ile medeniyetimizin temellerini atmış
gibi görünmekte. Petrol ile elde edilen polimerlerden plastikler ise çok daha büyük ve telafisi zor
görünen sorunlar yaratmakta. Günümüzde bilim insanları, plastik kullanımı dolayısıyla atmosferde
kanserojen birçok mikro-plastik atığın biriktiğini söylüyor (Geyer & Baas, 2021). Yani
soluduğumuz havada, hatta okyanuslarda ve dolayısıyla içtiğimiz sularda dahi mikro-plastik atıklar
söz konusu; bu da orta vadede dünyanın yüzleşmek zorunda kalacağı en önemli çevre sorunlarından
biri gibi görünüyor.
Mikro-plastik atıklar bugün kutuplarda birikerek kutup buzullarının erimesini hızlandırmakta,
okyanuslarda birikerek okyanus karı adı verilen organik çöpler yaratmakta ve okyanuslarımızın
karbon emilimine zarar vererek küresel iklim değişikliğine katalizör etkisi yaratmakta, yağmurlarla
topraklarımızı kirletmekte ve tarım verimliliğine olumsuz etki etmekte (Geyer & Baas, 2021).
Konumuza dönecek olursak, petrol ve onun sayesinde elde ettiğimiz ürünler çevremize çok büyük
zarar vermekte. Üstelik yenilenebilir enerji kaynakları, yavaş yavaş petrolü zorunlu olduğumuz bir
enerji kaynağı olmaktan çıkarıyor. Her ne kadar henüz konuyla ilgili gerekli AR-GE projelerine
yeterli katkı sağlanamasa bile, dünya petrolün yerini alabilecek alternatif yenilenebilir enerji
kaynaklarının daha verimli bir şekilde kullanılmasının zorunlu olduğu bir yolda evrilmekte
(UNESCO, 2020). Clair Cameron Patterson isimli bir bilim insanı, 1956 yılında o yıllarda
araçlarımızın yakıt ve motor verimliliğini artırmak için benzine karıştırılan kurşun ve onun yarattığı
kirlilikten dolayı Dünya’nın yaşını hesaplama konusunda oldukça zorlanmış ve bilim tarihinde ilk
defa “Temiz Oda” fikrini ortaya atarak ilk steril araştırma laboratuvarını kurmuştur (Patterson,
1956). Onun bu başarısından sonra kurşun kirliliği üzerine yazdığı bir makaleden sonra, kendisinin
araştırmaları için ayrılan bütçe petrol lobilerinin müdahalesiyle kesilmiştir. Bilimin söyledikleri,
birtakım rant ve çıkar çevreleri eliyle yalanlanarak ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Yine aynı ve
benzer şekilde CFC (Cloro Floro Carbon) salınımının ozon tabakası üzerindeki etkileri uzun yıllar
bu gazları üreten sanayiciler tarafından kabul edilmemiştir (Rowland, 1997). Ancak sorunun
büyüklüğü ve bilimin doğruları söylediği büyük felaketlere yol açtığında, mağdur insanların
eylemleri ve boykotları yetkilileri ikna etmekte yeterli olmuştur. Dünya yine benzer bir kırılmanın
eşiğinde; petrol ve petrokimya ürünlerinin küresel iklim değişikliği ve yan etkilerine yol açtığı
çevre sorunları artık görmezden gelinemez bir hal almakta. Yani petrol olmadan yaşayabiliriz, peki
ya su?
İnsan vücudunun %70 civarı sudan oluştuğunu ilkokul fen derslerinden hatırlarsınız. Hücrelerimizin
ise %75–80 kadarı sudan oluşmakta; yani su olmadan yaşamamız fizyolojik açıdan imkansız. Sonuç
olarak su, petrolden çok daha önemli ve küresel su krizinin kapıda olduğunu iddia eden uzmanlara
daha fazla kulak vermek gerekli (UNESCO, 2020).
Ülkemizin de içinde bulunduğu ve bir kısmına ev sahipliği yaptığı Mezopotamya, medeniyetlerin
beşiği olarak anılmaktadır (Dalley, 2013). Peki ya gerçekten böyle midir, eğer evetse neden? Fırat
ve Dicle nehirleri, bu iki nehrin getirdiği bereket ve bolluk bu bölgede tarihin yazılı kaynaklarda yer
alan ilk devletinin kurulmasına yol açtı. Sümerler, tarihte yazıyı ilk kullanan devlet olarak geçer.
Yazının bulunması birçok anlamda insanların işini kolaylaştırmıştı; bu sayede yönetici sınıf
yasalarını yazılı hale getirerek güvence altına alabiliyordu, bu da toplumsal düzene büyük katkı
sağlamaktaydı. Ayrıca merkezi otoritenin, devletin merkeze uzak kesimlerinde de değişmeden
uygulanabilmesini sağlamaktaydı ki bu da artık şehir devletlerin birleşerek daha büyük devletler
haline gelmesine imkan tanıyordu. Fırat ve Dicle sayesinde elde edilen ekonomik bolluk ve refah
ortamı sayesinde insanlar kültürel ve sanatsal anlamda aşamalar katetmekteydi (Fagan, 2004).
Yazımıza konu olan nehirlerden bir diğeri olan Nil nehri ise Antik Mısır medeniyetinin dinamosu
olmuştu (Wilkinson, 2016). Bu nehrin taşkınları pagan inançlara ilham kaynağı olmuş, Nil nehriyle
ilgili tanrıların kurgulanmasına yol açmıştır. Bu tarz dini teolojiler üzerinden halk kitleleri kontrol
altına alınırken bir yandan da Antik Mısır bürokrasisi tıkır tıkır işlemekteydi. Daha önce Anadolu'da
keşfi yapılan Çatalhöyük’de evlerin bitişik olduğu, kapı ve pencerelerin olmadığı göze
çarpmaktadır; ama asıl önemli olan, buralarda yapılan incelemelerde bu şehirde yaşayan insanların
aynı besinlerle ve aynı kalitede beslendiklerini ortaya koyarken, Mısır'da ise bu durum dramatik
şekilde farklıydı; halkın beslenme kaliteleri sosyokültürel ve ekonomik durumla kesişmekteydi.
Yani Mısır’da yönetici kesimle yönetilenler arasında bariz farklar vardı. Bununla beraber Mısır
medeniyetinin entelektüel kesimleri kendi dönemlerinde bugün bile insanları hayrete düşüren
buluşlara imza atmışlardır. Nil nehrinin taşkınlarını hesaplamak için astronomi alanında keşiflere
imza atmışlar ve geliştirdikleri matematik sayesinde adeta bir takvim gibi çalışan mimari yapıları
ortaya koymuşlardı. Mısır’ın aristokrat sınıfı suyu ve sulama faaliyetlerini kontrol altında tutmakta
ve gerekli koordinasyon işlerini bilimi kullanarak yürütmekteydi ve otoriteleri doğal olarak
sorgulanamazdı. Bu coğrafya gerçekten bu üç nehir sayesinde medeniyetimizin sıfır noktası
olmuştur. İnsanların tarım ve hayvancılığı öğrenmesi ile yerleşik hayata geçmesi ve eldeki imkanlar
sayesinde oluşan bolluk ve refah ortamı, insanların bilimsel, kültürel ve sanatsal faaliyetlere
yönelmelerine, elde ettikleri zenginlikleri korumak ve artırmak amacıyla ordular kurmalarına ve
finanse etmelerine önayak olmuştur (Fagan, 2004).
Yani su deyip geçmemek gerekli su sadece fizyolojik bir ihtiyaç değil aynı zamanda
medeniyetimizin gelişmesini sağlayan en önemli araçtır. Su ve su kaynaklarına hükmedebilmek için
geliştirilen bilimsel, sosyal, siyasi keşifler bugün bile medeniyetimizde ki etkisini açıkça
göstermektedir ve görünen o ki önümüzde ki yıllarda bu konu çok daha önemli bir hale gelecek
dünya diplomasisinde tekrardan yitirdiği önemin katlanarak arttığına tanıklık edeceğiz.
Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar gösteriyor ki özellikle tektonik hareketlilik nedeniyle Fırat
Nehri’nin bundan milyonlarca yıl önce yatağı değişmiş ve normal şartlarda Akdeniz’e dökülen Fırat
Nehri, Basra (Kenger) Körfezi’ne dökülmeye başlamıştır (Dalley, 2013). Yine benzer şekilde tarih
boyunca bu iki nehir, insan müdahalesi, tektonik faaliyetler, klimatolojik değişimler nedeniyle
zaman zaman kurumuş veya kuruma noktasına gelmiştir. Peki ya İsrail’in vaadedilmiş topraklar
diye bahsettiği yer gerçekte neresidir? Dini teolojilerinin hiçbir dünya milleti veya inanç sistemi
tarafından gerçek kabul edilmediği bir durumda, Fırat ve Nil arası bugün için çok geniş bir
coğrafyaya yayılıyor olabilir. Ancak eğer inandıkları şey şayet gerçekse dahi hangi tarih temel
alınmalı, yani gerçekte arz-ı mevud’un gerçek sınırları neresi? Belki bin yıl sonrası temel alınırsa
coğrafyada meydana gelecek değişiklikler, istedikleri ve hak iddia ettikleri toprakların sınırları çok
daha küçük, belki bir şehir yüzölçümünde bir alana dönüşecek; bilemeyiz. Eğer gerçekleri görmek
gerekirse, İsrailli politikacılar kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda kendi halkalarını savaşmaya
razı edip onları davalarında haklı olduklarına ikna etmekte kullandığı dini teolojik retorikleri
güncellemeli midir? Ya da İsrail halkı bunu kendisi mi yapar? Bunu zaman gösterecek.
Kaynakça
Dalley, S. (2013). The Mystery of the Hanging Garden of Babylon: An Elusive World Wonder
Traced. Oxford University Press.
Fagan, B. M. (2004). The Long Summer: How Climate Changed Civilization. Basic Books.
Geyer, B., & Baas, J. (2021). Microplastics in the Environment: Sources, Fate, Impacts and
Solutions. Springer.
Patterson, C. C. (1956). Age of meteorites and the Earth. Geochimica et Cosmochimica Acta, 10(4),
230-237.
Rowland, F.S. (1997). Nobel Lecture: Stratospheric Ozone Depletion. Reviews of Geophysics,
35(1), 81-89.
United Nations. (2020). The United Nations World Water Development Report 2020: Water and
Climate Change. UNESCO.
Wilkinson, T. (2016). The Nile: A Journey Downriver Through Egypt's Past and Present. Vintage.



ÜYE GİRİŞİ



Google Analytics Kodunu buraya koyun